Nereden başlasam diye düşünürken belki de bir Sinatra şarkısıyla başlamalıyım dedim.
bütün iyi filmlerde ya da bütün puanı düşük ama iyi filmlerde arkada Sinatra çalar ve Sinatra'nın çaldığı bölümler en güzel, en eğlenceli olanlardır.
O zaman ben de en eğlenceli yerinde miyim?
Hangi yerin? diye sormazlar mı?
30'unu aştıktan sonra yerin ne önemi var derim? pardon burada soru işareti olmayacaktı.
Neyse arkada Sinatra çalmaya devam ediyor.
Demek biraz daha eğlenceli bir yerde yazmaya devam edebilirim.
bu benim kendi yeni kabuğum olabilir.
Sonuçta puanı düşük olan iyi filmlerde her zaman komplex bir karakter vardır ve kendine odaklıdır ya da odaklı demeyelim de dünya onun etrafında döner. diğer tüm iyi karakterler o uyanınca uyanır ve yollarına devam eder.
bir filmin içinde olsaydık ben kesin ana karakterin duşta şarkı söyleyen ortanca kardeşini oynardım.
bir tek çocuk olarak kendimle en alakasız olanı istemem normal. duşta şarkı söylemeyi de deneyip yapamadığımdan farazi olarak bunu çok iyi bir şekilde yaptığımı düşündüğüm bir rol tam bana göre.
konudan uzaklaştık mı?
zaten konu benim ne yazacağımı bilememdi.
Ama keyfile devam ediyorum.
bu arada arka planda en ama en klişe Sinatra şarkısı çalmaya başladı ama kimse bilmez en sevdiğim 3. şarkısı olduğunu. The Way You Look Tonight diyor.
Neyse nerede kalmıştım...
Eylül çok çabuk geçti. Ya da bilmiyorum ben ona göre çok yavaştım anlamadım.
Deniz kıyısında bir evim ve evimden büyük bahçem olsaydı hayat çok güzel geçerdi. Eylül'de akşamları bahçede otururduk, ben limona yerine kahve yapardım. Beyaz şarap yerine kırmızı içmeye başlar, git gide kalın giyinirdim.
Belki ne biliyim bir soba ya da daha afilli olsun şöminemiz olurdu.
Bambaşka dertlerimiz olur, sohbetlerimiz şehir hayatında asla önemsemediğimiz kıymetli detaylar olurdu. Olurdu işte.
Elime kıymık batmış, tavan akıtıyor, rutubet var sanırım, limon ağacını budamalı... bunları konuşuyor olurduk. Gazete okurdum, elimi de boyardı. Sonra o gazete kağının üzerine pişirilecek balıkları koyardım ya da yeşillikleri gazete kağıdına sarardım.
belki birşeyler örerdim. Ne biliyim patik öremezdim belki ama her sene bir atkıya başlardım.
Gece 10'a kadar örer sonra azıcık yorulurdum.
o zaman arka planda belki Sinatra yerine Nina Simone çalardı.
bu yazı burada kalsın.
bütün iyi filmlerde ya da bütün puanı düşük ama iyi filmlerde arkada Sinatra çalar ve Sinatra'nın çaldığı bölümler en güzel, en eğlenceli olanlardır.
O zaman ben de en eğlenceli yerinde miyim?
Hangi yerin? diye sormazlar mı?
30'unu aştıktan sonra yerin ne önemi var derim? pardon burada soru işareti olmayacaktı.
Neyse arkada Sinatra çalmaya devam ediyor.
Demek biraz daha eğlenceli bir yerde yazmaya devam edebilirim.
bu benim kendi yeni kabuğum olabilir.
Sonuçta puanı düşük olan iyi filmlerde her zaman komplex bir karakter vardır ve kendine odaklıdır ya da odaklı demeyelim de dünya onun etrafında döner. diğer tüm iyi karakterler o uyanınca uyanır ve yollarına devam eder.
bir filmin içinde olsaydık ben kesin ana karakterin duşta şarkı söyleyen ortanca kardeşini oynardım.
bir tek çocuk olarak kendimle en alakasız olanı istemem normal. duşta şarkı söylemeyi de deneyip yapamadığımdan farazi olarak bunu çok iyi bir şekilde yaptığımı düşündüğüm bir rol tam bana göre.
konudan uzaklaştık mı?
zaten konu benim ne yazacağımı bilememdi.
Ama keyfile devam ediyorum.
bu arada arka planda en ama en klişe Sinatra şarkısı çalmaya başladı ama kimse bilmez en sevdiğim 3. şarkısı olduğunu. The Way You Look Tonight diyor.
Neyse nerede kalmıştım...
Eylül çok çabuk geçti. Ya da bilmiyorum ben ona göre çok yavaştım anlamadım.
Deniz kıyısında bir evim ve evimden büyük bahçem olsaydı hayat çok güzel geçerdi. Eylül'de akşamları bahçede otururduk, ben limona yerine kahve yapardım. Beyaz şarap yerine kırmızı içmeye başlar, git gide kalın giyinirdim.
Belki ne biliyim bir soba ya da daha afilli olsun şöminemiz olurdu.
Bambaşka dertlerimiz olur, sohbetlerimiz şehir hayatında asla önemsemediğimiz kıymetli detaylar olurdu. Olurdu işte.
Elime kıymık batmış, tavan akıtıyor, rutubet var sanırım, limon ağacını budamalı... bunları konuşuyor olurduk. Gazete okurdum, elimi de boyardı. Sonra o gazete kağının üzerine pişirilecek balıkları koyardım ya da yeşillikleri gazete kağıdına sarardım.
belki birşeyler örerdim. Ne biliyim patik öremezdim belki ama her sene bir atkıya başlardım.
Gece 10'a kadar örer sonra azıcık yorulurdum.
o zaman arka planda belki Sinatra yerine Nina Simone çalardı.
bu yazı burada kalsın.
Yorumlar
Yorum Gönder