Budala gibi hissetti kendi.
İsmet üzerinde sadece sabahlığı ve elinde
kahvesiyle mutfağın ortasında dikilmiş elindeki gazeteye bakıyordu. Bir anlık şaşkınlıktan sonra gazeteyi masaya koydu ve hızla mutfaktan çıkıp merdivenlerden
yukarıya doğru ilerledi.
Yatak odasına girdiğinde yatağın
karşısındaki antika çekmeceye yöneldi.
En üst çekmeceyi açtı ve karıştırmaya
başladı. Çekmeceyi karıştırdıkça minik teneke kutuyu buldu. Üzerinde
çiçek desenleri olan, paslanmış eski bir çay tenekesiydi bu. Bir süre elinde çevirdi ve yavaşça açtı.
Tek bir resim duruyordu içinde. Önce
arkasını okudu; Pera Oteli 1963. Sonra çevirip usulca gülümsedi resme bakarken
Dokuz, on yaşlarında beyaz tenli, siyah
gözlü, kumral bir çocuk elinde tuttuğu beyaz tavşanı şapkadan çıkartmış,
neşeyle kameraya doğru bakıyordu. Yanındaki pelerinli adam da gururla onu alkışlıyordu.
İşte oradaydı.
Heybetli görüntüsünün altında şakakları
kırlaşmış beyaz tenli kumral adam.
Fotoğrafa baka baka merdivenlerden aşağıya
indi.
Gazeteyi masadan aldı ve bu sefer dikkatlice okumaya
başladı.
“Muhteşem sihirbaz vasiyetinde tüm
sihirlerini oğluna bıraktı!
Son yüzyılın en büyük sihirbazı olarak
anılan İsmail Altıntozu’nun vasiyeti açıklandı. Merakla beklenen vasiyette tüm
gayrimenkullerini yardımcısına, ayakkabılarını sadık köpeği Keneli’ye, kol
düğmelerini eski beşinci karısı Kadife’ye ve en önemlisi tüm sihirlerini tek
oğlu İsmet’e bıraktığını duyurdu.
Vasiyeti gereği sihirlerin en geç beş iş
günü içinde oğluna teslim edilmesi bekleniyor.”
İsmet bir an gazetenin ana sayfasını açtı ve tarihe baktı. Hesaplaması doğruysa bugün beşinci gündü.
Tam da bu sırada kapı büyük bir gürültüyle
vuruldu. Kapıdaki her kimse oldukça güçlü bir şekilde vuruyordu. Söylene söylene kapıya
doğru ilerledi.
Kapıyı açtığında gürültüyü bu kadar küçük
bir adamın çıkarttığına hayret etmişti. Şüpheli bakışlarla onu incelemeye
koyuldu.
Çelimsiz adamın boyu kapı tokmağına zor yetişiyordu. Ama bunun yanında yere kadar uzanan boz renkteki sakalı, ince kare gözlükleri ve kel
başıyla bir cini andırıyordu.
İncelemesi devam ederken adam konuştu:
“İsmet Altıntozu siz misiniz?”
“Evet benim.”
“Ellerinizi görebilir miyim?”
İsmet şaşkınlık içinde ellerini uzattı. Adamın
eğilmesine gerek yoktu. Ellerini dikkatle inceledi ve “Evet
sizsiniz. Bunlar babanızın ellerinin çizgi numaralarına uyuyor.” dedi.
Bahçede duran sandığı tek seferde kaldırdı
ve kapıya koydu.
“Vasiyetiniz hazır. Teslim alındığını
doğrulamak için sandığa üç kez vurmanız yeterli.
İyi günler, kaybınız için özür dileriz.” dedi ve hızla arkasını dönüp yürümeye başladı. İsmet uzun süre ardından bakmak
isterdi ama sandığın muhteşem görüntüsü tüm dikkatini almıştı.
Koyu kahve, gül ağacından yapılmış, üzerine
altın tozu serpiştirilmiş büyük bir sandıktı bu.
Söylendiği gibi üç kez vurdu ve küçük bir
kilik sesi geldi. Muhtemelen açılmıştı. Çocukken babası da sandığı böyle
açardı.
İçindekileri tek tek dışarı çıkartmaya
başladı.
Önce mor bir pelerin ve değneği çıkarttı. Üzerindeki
tüm toz eve yayıldı. Toz öyle güzel parlıyordu ki İsmet gözlerini alamadı.
Pelerini üzerine geçirdi. Babasının kokusu hala üzerinde duruyordu. Sonra
şapkayı çıkarttı, ve şapkanın içindeki notu gördü: “Tavşan için üzgünüm, o
benim kadar yaşamadı.”
Sandığın dibinde üzerinde tüm sihirlerim ve
tüm küllerim yazılı iki kese gördü.
Keseleri alıp, bıçak yardımıyla iplerini
kesti. Görünüşte ikisi de aynı duruyordu.
İsmet bu sihirleri bu yaştan sonra ne
yapacağını bir an düşündü ve yeniden şapkaya baktı. Notu çıkarttı, iki kesedeki tozu da şapkaya boşalttı. Değnekle şapkaya vurdu ve sihirli sözleri söyledi: Abra
kadabra parabum parabam.
Hiç bişi olmadı. Bir süre bekledi.
Sonra da kahvesinden bir yudum alıp
üzerinde sabahlık yerine peleriniyle gazetesini okumaya devam etti.
Yaratıcı Yazarlık. Ödev #1.
2016, Boğaziçi Üniversitesi BÜMED.
Yorumlar
Yorum Gönder