Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2012 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Şimdi daha aydınlık

Yazmaya başlayalı neredeyse 3 yıl oldu. 3 yıl yüzlerce kelime binlerce harf ve görselle doldurdum burayı. İçimden geldiği gibi yazdım, pek görüşlere ya da yorumlara aldırış etmedim. Hayatta da söylensemde bildiğimi okurum. Kafamı sallayıp, boyun eğip, ağlasam da yine sonunda istediğimi yaparım. İşte bu nedenlerle yaklaşık 1 ay sonra yazmak istedim. Milano gezimden notları, okuduğum kitapları, izlediğim oyunlar değil de bu sefer insanları yazmak istedim. Son 6 ay da çok büyüdüm. Boyun tavana değmedi, burnum havayı gıdıklamadı ama büyüdüm. Yıllar yılı kişisel olarak yaptığım tüm şeyler bir yana insanlar büyüttü beni. Çok sevdiğim bir kitapta şöyle yazıyordu: "İnsanların ikiyüzlülüğü, yalanları ve kötülükleri sizi üzmesin" Üzmedi değil. Üzüldüm. Şaşırtıcı derecede bu üzüntülerimden çok şey öğrendim. Yurtdışına gitmeme, yaşadığım şehri değiştirmeme, yeni kıyafetler almama gerek yokmuş. Değişmek ya da büyümek için insanları yakından tanıyın. Sonunda benim gibi...

Let it go

Daha: Az/Çok

Daha az'lar - kitap okuyorum - hayal kuruyorum - resim yapıyorum - uyuyorum - kurabiye yapıyorum Daha çok'lar - yürüyorum - çalışıyorum - eğleniyorum - izliyorum - öğreniyorum Şikayet etmeye başladığınızda değerlendirin. Mutlaka bir denge göreceksiniz. Eksiklerde biraz fazlalar, fazlalarda biraz yaşam vardır.

Aydınlanma Çağı

Okulda okuduğum bir dersin bir bölümüydü. Sonra hayatın kendisi oldu. Yıllar geçerken, günlerden dersler çıkartmaya başladım. Yazmadığım 1 ayda 5 yıllık macera geçti. Geçmiş 5 yıla bakınca ne kadar azmış dedim. Ne kadar suya sabuna dokunmadan yaşamışız. Oysa durulan her an kayıpmış, kazanınca anladım. Sadece minik bir his başlattı bunu belki de tetikledi. Büyük bir aşkı terk etmek, Rüyanda okyanusta yüzmek, fırından taze çıkmış çikolatalı ıslak kek gibi. Hatta durduğun yerden hızlıca uzağa koşmak gibi. Bisikletle yokuş aşağı inerken yaşadığını hissetmek gibi. Her gün değişiyoruz. Minik minik, adım adım ilerliyoruz. Hayat güzel bir yürüme yolu ama azıcık koşmaya ne dersiniz? Gençken ciğerleri havayla doldurmaya? Gözü karalığınızı ve inadınızı gençliğinize verin. Hatalarınızı sahiplenin ve sevin. Yaşlandığınızda gençliktendi dersiniz.

Hayat: Bir Ziyaretçinin Yeryüzü Rehberi

Bir kitabin ismi.  Düşünunce yazdığım blog da aynen böyle: Bir ziyaretçinin yeryüzü rehberi... Bir cok arkadasima yazmalarini soyluyorum. Yazmiyorlar. Cogu yarim birakiyor, unutuyor, ozen gostermiyor. Daha buyuk cogunluk korkuyor. Yazdiklarinin begenilmemesinden dalga gecilmekten dikkate alinmamaktan. Konularini, yazilarini sinirlandiriyorlar. Bense kimin ictenlikle yazdigini gorsem okuyorum. En cok seyi en az umdugunuzda, en guzelini en dogalinda bulabilirsiniz. Sayfalarca okumak istemeyen varsa burada ayrilabilir. Devam edebilirim ya da biterebilirim.  Gorsel eklemeyecegim. Bugun hayal gucumu calistirmak istiyorum.  Cocuk olsaydik nasil olurdu?  - Bunu istemiyorum. - Hayir - Evet - Seviyorum - Begenmedim Her sey ne kadar net. Simdi buyume sancilarina bakalim - Olmayabilir - Fena degil - Iyi - Hos/ hoslaniyor gibiyim - Pek icime sinmedi Her sey kivrak. Iste boyle hayatlar yasiyoruz; kivra...

Defterin bir sayfasinda rastladim

5 yaşındayken vapurdan cikan kopukleri camasir kopugune benzetirdim. Vapurun altinda koskoca bir camasirhane vardi sanki. 6 yasimda kopuklerden yunus cikartmaya basladim. Vapurun altindan uzaklara yuzmeye calisan yunuslar. Gecen gun ise giderken vapura bindim. Gidecegim yone dogru bakarken vapur sarsildi ve islandik. Donup bakinca kopuklere bunlari hatirladim. 27 Temmuz- Bir yolculuk sirasinda/ arabali vapurda

Kabuğuma hoşgeldin

İnsanın kabuğu kişiliğidir aslında. Tak tak vurursun sınırlarına. Evi bir diğer kabuğu. Pasaklılığı, dağınıklığı, düzeni, renkleri ve kirleriyle. O kadar az zaman geçiriyorum ki evde... Bu nedenlerle belki bütün ev ve evle ilgili mağazaları, dergileri, blogları karıştırıyorum. ahşap, turkuaz, yeşil ve araya cıvıldak renkler... İşte bir evden istediklerim: Ah kütüphaneler! Elbet bir gün kuru tahta parçalarından kendi kütüphanemi yaptıracağım! Bir bölüm sırf dvd olsa, farklı dilde ama inanılmaz görsellikte eski kitaplar olsa... olsa da olsa. Ben yemek yapmayı pek bilmem. Ama sofra kültürüne bayılıyorum. Takım masalardan pek haz etmiyorum (ki taşınmasal nedenlerden şu an öyle bir hantal masada yazıyorum) Farklı sandalyeler ve ahşap bir masanın tadından yenmez. Çok zor da değil. Yeter ki kafa dengi bir eş, sevgili olsun. Geçen gün kabalcıdan dana dana fırçalar aldım. Bir fırça bu kadar pahalıysa fırça işine girelim! Neyse benim fırçalar saksının...

Önce İnsan Olmak

Sanat bir insanını, sanatçılar hocalarını kaybetti.  Önce "insan olmak" diyen Müşfik Kenter'e sonsuz sevgiler. 

Bir aşktan ne beklersin?

Diye sorsalar, ne derdiniz? Yazmaya ya da konuşmaya gerek yok aslında. Sadece görüp, hissetmek gerek.

Gönlüme takılanları görüyor musun?

Yeni yıl için gitmek istediğim yerlerin listesini çıkartıyorum. Eskiden uzaklar uzak gelirdi. Şimdi uzakları yakın etmek yerine uzaklara gidiyorum. İlk hedef: İspanya! İspanyolcayı seviyorum, İspanya'yı da severim gibime geliyor. Sanatçıları garipse, mutlaka orası da enteresan ve keşfetmeye değecektir. Mesela Dali'nin en sevdiğim kısmı yemeklere olan düşkünlüğü. Bir peynire bu kadar özenen, Gala ile akşam yemeğini anlamlaştıran kişiliğe her zaman gülümsemişimdir.  Severek içtiğim şarapta damağıma takılan neyse onda da biraz öylesi var.  Şimdi gitmek istediğim yerler. Siz de araştırın.  Popüler olmak zorunda değil, balayında gideriz kaygısı taşımayın, para biriktirme derdine düşmeyin, vizeye takılmayın. Google'layın! Burası Como gölü, İtalya. Belki binlerce sokakcık vardı güzel ama burayı görünce orada oturup kahve içmek istedim. Taşların üzerindeki sarı renkler polen gibi geldi. Bir bahar günü azıcık esen rüzgar ve sakinlikle orad...

İstemem ayrılık boynumu büksün

Yine sürüyle fikir, harita, neşe... Ama karşılığında bolca endişe, olumsuzluk ve şüphe. Anladım ki insanın fikir ve heyecan dengi olmalı. Gidelim diyince: hadi! Görelim diyince: nerede? Bak diyince: Aaa! Fikirlerinin ve hayallerinin önüne görünmez duvarlar ören insanlardan uzaklaşması gerek. Gidişler, bazen terk edişler desteklenmeli. Bir yeri terk etmek istiyorsa ona veda etmek yerine, katılmalı. Terk edişe ortak olmalı. Herkes "hayat en büyük macera" diye atıp tutarken, ilerlemekle ilgili sorununun olmasına katlanamıyorum. Bazen bende bu çarka girdiğimi görünce uykum geliyor. Sıkılganlık ve umursamazlıkla uyumak istiyorum. Yeni bir gün belki ilerlemenin ilk günü olur diye.

Aslında öyle değildi

Çok eskiden severdim şiiri. Sonra unuttum. Asi dönemlerimdi sanırım, çok duygusal geldi. Terk ettim. Şimdi yanımda birkaç şiir kitabı, defterle oturunca aklıma takıldı. Biraz karıştırınca eski yazılarım ortaya çıktı. Resmetmeye üşendiğim zamanlarda hep yazardım.

Yokluğunda çok kitap okudum

Hey Boheme

Neden sen ben bohem? Bir ben vardım bir de sen. İkimizde bohemdik. Ama aynı düşünce yapısını farklı açılardan değerlendiren bohemlerdik. Bir deniz ve bir nehir gibi. Biri dingin ve yolu belli olan, diğeri durgun gözüktüğü anlarda bile fırtınalar kopartan. Denizin bitti yerde şuan yeşil dağlar var. Mavi ile yeşil. En sevdiğim renkler. Denizden dağlara doğru uçmak isteyen sörfçüler var. Minik renkli paraşütleriyle mavi-yeşile renk katan. Burada kumsallar var taşlar yok. Başka bir sakinlik içinde. Dalgalar kıyıya hırçınlık yapmıyor. İyi anlaşıyor gibiler. En çok bebekler mutlu burada. Özgürce inşaa ettikleri kumdan kaleleri minik elleriyle bozmak en büyük eğlenceleri. Şimdi şuan çok huzurluyum. Kayalar minik kumlara dönüştü içimde, hırçın değilim. Sabahın kör saatinde sadece ben istediğim için uyanmanın neşesi var. Akşam denizin yorgunluğu ile tatlı bir uyku bastıyor ki sorma. Bebeklerin peşindeki aileleri izledim sahilde. Çocuğu anne diyince ne yapacağını şaşıran anne...

Sırasıyla Tamamlanıyor

Aylar önce Pazar günü yüzümü deniz suyuyla yıkamak istediğimi yazmıştım. Bu Pazar sabahın 8'inde denize atlarken bunu hatırladım. Gülümserken boğazıma su kaçıyordu. Ama olsun. İstekleri gerçekleştirmek her zaman güzeldir =) Not: Evet, tatildeyim! Şuan önümde yeşil çimenler hemen ardında masmavi deniz ve uzaklarında yemyeşil ormanla kaplı bir dağ var. Bazen suyun içinde öylece durup yeşil dağlara bakıyorum. Asıl yazacaklarımı sonraya sakladım. Şimdilik bu yazı başlangıç olsun. Sevgiler,

Ne hissettiriyor?

- Aa doğum gününe az kaldı! - Evet! - Ne çabuk geçti 1 yıl. - Evet - 20 kaç oldun :) - Hımm, evet 20 ler, tam ortasındayım - Çocukken eserekliydin - Şimdi de öyleyim - Duruldun, duruldum - Durmuyorum ki - Yok yok duruldun, daha bir uslusun - Yaramaz mı değilim? - Unutuyorsun heralde neler yaptığını - Bunu dediğine göre unutmuşum bile Dilek tut! Tuttum... 

Bugün Böyle Olsun

Pazar günü filmleri

Uykunun en tatlısı Pazar'ın Kahvaltının en zengini Pazar'da Tembelliğin en pişkini yine Pazar. Filmlerin en güzelleri de Pazar'ımın olsun. Bu Pazar iki filmim var. İzlemekten bıkmadığım, mevsimine uygun, eski ve vazgeçilmez: The Graduate ve  Breakfast at Tiffany's   Sanki bu filmleri izlemeseydim olmazdı. Tıpkı nicesi gibi... Ama olmazdı işte. İzleyenler ve sevenler anladı beni.  The Graduate Destanlar yazılır, her izlediğinizde başka bir sahneye, kareye, mimiğe dikkat edersiniz. Şarkıları dilinize dolanır. Ve bir hiçlik anında güneş gözünüze girerken, rüzgar ayağınızı gıdıklarken içinizden: "The sound of silence" şarkısını söylemeye başlarsınız. Gelecekle ilgili düşünmeye başladığınız bir anda, Rutine takılmışken, Dış etkenler sizi minik bir havuzda tüple boğuyorsa, Aşık olduk diyelim, sonra ne olacak? diye düşünüyorsanız.  İzleyebilirsiniz.  "I'm just a little worried about my future"  ...