Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Masaüstü Arka Planı Olarak Ayarla

Günde ortalama 5 saat durduğum evimdeki duvarların rengini değiştiremiyorum ama 12 saat karşısında durduğum bilgisayarımın arka planını sadece 2 tıkla değiştirebiliyorum.    
"Kışın en soğuk zamanında, ben nihayet içimde yenemediğim bir yaz olduğunu öğrendim." Albert Camus

Do you want to know a secret?

An itibariyla karşımda Bü. Bü benim dev peluş baykuşum. Düğme gözleriyle bana bakıyor. Havadan mı hayattan mı bilinmez hasta oldum. Öyle böyle değil. Burnumda peçete nedeniyle oluşmuş yaralar, gözlerimde ağlamaktan beliren kırmızılıklar var. Maddenin hallerini öğrendiğimiz ilk zamanlardı. Katının hiçbir kabın şeklini almaması, suyun oldukça uyumlu ama sıkıcı halleri, havanın görünmez sahtekarlığı vardı. İnsanların halleri gibiydi. Bana dayatılan kaptansa olduğum gibi durup, baskılarla dalga geçiyordum. Kafama çekiçle mi vuruldu, yoksa ortamın havasını sürekli değiştirerek beni kırdılar mı bilinmez değiştim. Ama ne su oldum ne hava. Kanser hastalığının artması beni hiç şaşırtmıyor. Bunca bücür üzüntü nasıl tetiklemez daha beterlerini. Birilerini çiğneyerek ulaşılmış gökyüzünde ne kadar kalabilir insan merak ediyorum. Sadece elini uzattığı bulut, bir hava kütlesi değil mi onu kandıran. Unutuyoruz. Hayat kaynaklarımızı, daha doğrusu hayatımıza kaynak olanları unutuyoruz. Kahka...

Çayın Harmanı, Kahvenin Köpüğü

Ma che freddo fa

"İtalyan şarkıcı  nada 'nın seslendirdiği türkçesi "ne soğuk ama" anlamına gelen muhteşem şarkı" .... hayat nedir, aşk olmadan? sadece bir ağaç; artık yaprakları olmayan. ve rüzgar çıkıyor, soğuk bir rüzgar. yapraklar gibi,  umutları yere çalıyor. nedir ki bu hayat; eğer sen eksiksen? artık beni sevmiyorsun. ne soğuk. hayat nedir, sen eksiksen? artık beni sevmiyorsun. ne soğuk.

Kalbi davul gibi atanlara...

"Sen sen ol, yaşamak için kalbi davul gibi çalmayanlardan uzak dur!" Bugün, az önce okudum bu sözü. Eşsiz benzetmeleriyle aklının çengeli benimkinden oldukça bol biri; Nil Karaibrahimgil yazmış. Sen ol. Şu an burada, gözlerinde ışıltılarla geleceğe bakanlarla ol. Onlardan çok yok. Onların ritimleri bulaşıcı, renkleri sarı. Dudakları her an gülmeye mütemayil.  Onların durakları kısa. Yolları uzun. Ağızlarından dökülenler ilham. Varlıkları benzin.  ...  Sanki bangır bangır müzik çalıyormuş da sen oturuyormuşsun gibi, tutup dansa kaldırıverirler seni. Onlar gittikten sonra da pisttesindir artık. Tut o eli! Al o ritmi!  Ve sonunda şöyle eklemiş: ... güm güm tük tük tak tak diyenler dururken, mıy mıy dır dır of uf diyenlerle olmak niye?  Yazının tümünü merak edenler için  http://www.hurriyet.com.tr/magazin/yazarlar/19443320.asp

One Day

Nihayet izledim. Afişine filmden önce vurulmuştum.  Merak edenler için: Film güzel.  İnanılmaz güzel, mükemmel bir aşk hikayesi, çok ağladım... diyemeyeceğim. Ağzımın açık kaldığı bir an oldu. O anı da izleyenler anlamıştır. Tipik bir aşk filmi değil. Herkes sonunda çok mutlu olmuyor. Kimse yüzünü buruşturmasın, herkesin kavuştuğu ve sonsuza kadar mutlu yaşadığı bir dünya yok. Hala izlemeyenler için ayrıntılarıyla anlatmayacağım ama bu filmde şunları bulacaksınız:  - Anne Hathaway - Jim Sturgess (Across the Universe filminden bilenler bilir) - Her zamanki kadar oyunculuğu ile Anne, - Değişimleri ve gel-gitleri iyi yansıtmasıyla Jim, - İngiltere ve Fransa manzaraları, - 20'li yaşların toyluğu, - 40'lı yaşların bezginliği... Kısaca iki insan - Kendini bulmaya çalışan, - Bocalayan, h atalar yapan, - Birbirlerini seven, - Birbirlerini sevdiklerini ifade edemeyen, - Hayal kırıklığına uğrayan... Yani bu filmde bildiklerimizin neredeyse ...

I Love Rock N Roll

Bir Dilim Yetmez

Vamos a aquecer el sol - Güneşi Uyandıralım

"Öğret bana yeniden güneşi uyandırmayı. devam etmek ,ilerlemek , gelip-geçmek zorunluluğunu kabul etmeyi... güç değil mi adam?"  

İnsan Hikayesi

Şahsına münhasır bir insandı. Tuhaftı. Orası kesin. İsteyipte elde edemediği hayalleri vardı. Kendisine sorarsanız kesinlikle çabalamıştı. Ama bana göre asla yeterince çabalamadı. Dik başlı, her zaman daha iyisi olduğunu iddia eden biriydi. İlk "her zaman daha iyisi vardır" fikrini duyduğumda bozulmuştum. Gözü her an kapıda olan biri canlanmıştı gözümde. Ama bu nedense beni korkutmadı. Sanırım daha iyisi olmak istedim. Önce ben saçmaladım sonra o. Önce ben delirdim sonra...Sonra... Sonra o değil. Sanırım o hiç delirmedi. Bu oyunda deli olan sadece bendim. Bir oyundu. Yazılmamış, doğaçlama bir oyun. Karakterler için oyun devam ettiği sürece bir arada kalabilecekleri bir kurgu. Bir kişinin bile ayakları yere değse bozulurdu herşey. Bu anlattıklarım geçmişti. Şimdi bugünle ilgili hikayeyi dinleyin: Uçakta giderken bulutları görünce daha dikkatli bakmaya başlıyorum gökyüzüne. Puf beyazlık bir süre hoşuma gitsede her zaman renkleri arıyorum. Uçaklarda hiç bir zaman kitap o...

Böyle Tutkularım Var Benim

Aynı filmlerdeki gibi. Yekpare bir ışığın aydınlattığı minik bir salonda, ahşap bir çalışma masası. Üzerinde kağıtlar ve bir kaç kitap. 5'i yarım okunmuş 1 tanesi diğerlerinden ayrı belli ki bitmiş. Kahve fincanı, masaya zarar vermesin diye altına yazılarla dolu bir kağıt konmuş. Kahvenin dumanı pencerenin ardındanki mevsimden dolayı görüntüyü ısıtıyor... Böyle bir hayal gücüyle devam edebilirdim belki. Ama değil. Yekpare ışık tamam. Ahşap masa yerine mini salon sehpası ve üzerinde ayaklarım var. Fincanla masa arasına girmedim. Aldığım bardak altlıklarını kütüphanede sergiliyorum. Kitaplar konusu doğru. 5 tanesini hala bitirmedim. Önlerine de yazılar yazdım. Tarihler attım. Keyfime göre okuyorum. Hepsi çok değerli aslında, üzerlerinde nobel edebiyat ödülü logoları var. Merakımdan almışım da yeterince etkilenmemişim. Yazarlarına saygımdan güç bela okuyorum. Aslında bir kadeh şarabın yanında daha iyi okunuyorlar. Biraz çakır keyif olunca kafamda hikaye daha güzel canlanıyor. Evet ...

Herkesin Saçmalama Hakkı Vardır

Resmi davetlerde yüzünde tebessümle önündeki yemeği dürten insanlar vardır hani. Öyleleri son derece dikkatli yer yemeğini, saatlerce ve zorla çiğner tini mini lokmaları. Kimse görgüsüz değildir çünkü. Güya yani.  İşte bazen hayatta da -sanki- resmi bir davetteymiş gibi davrananlar var.  Tebessüm ediyorlar çevrelerine. Gerçeği saklamanın en iyi yoludur tebessüm. Basittir. Çünkü kahkaha içten atılır. Tebessümün içtenliği yoktur pek*. Sanırım saçmalamaktan korkuyor herkes.  Ödü patlıyor eline yüzüne bulaştırmaktan. Oysa çocukken elimize yüzümüze bulaştırarak öğrenirdik herşeyi. Büyüyünce işler değişti tabii.  Mesaj verme kaygısından oldukça uzağım aslında :) Bu yazıyı elime yüzüme bulaştırma, hatta mahvetme cesaret ine sahibim!  Tebessüm edenlere gösterdiğim sabrın sonuna geldiğimden yazmak istedim belkide. Bunca zaman gösterdiğim sabır benim saçmalığımdır. Ve bu yüzden kendime diyorum ki: Herkesin saçmalama hakkı vardır.  *zorunlu tebessümleri mazur ...

Bugün ne yapmadım?

Bloğumdaki müzik listesini güncellemedim. Oysa geçen gece oturup saatlerce liste oluşturmuştum. Sonuç: Eyleme geçmeyen fikir ve uğraşı boştur, ziyandır.

Böylesi Daha Güzel...

Ah nerede Vah nerede?

Sadeliği nerede bıraktık? Eski yazılarımda daha mı nettim yoksa zaman geçtikçe içinden çıkılmaz bir hale mi geldim? Bazı zamanlar hepimiz nereye yeteceğimizi bilemeyiz. Parçalandıkça bir şeyleri eksiltiriz. Diğer sevdiklerimizden çalıp yeni sevdiklerimize torpil geçeriz. Onun gibi bir şey sanırım. Bizim zamanımızın ilgi alanı dağınık. Herşeyi istiyoruz. Merakımızı çekmek çok kolay, tutmak çok zor. Karmaşıklaştığım anda Camus'un "Yabancı" kitabını karıştırıyorum. Bu kadar sade yazmak akıl karı değil. Okumayanlar için şiddetle tavsiye ederim. Şaşırtıcı ve yalın. (Kitap hakkında ayrı bir roman yazılır. En iyisi sizde okuyup bana yazın. Birlikte tartışalım.) *En çok bu kapağı sevdim. Bence kitabı ve karakteri en iyi bu anlatıyor. 

Günün Filmleri

Annie Hall, Manhattan, Bitter Moon ve Biutiful. Bu muhteşem 4'lüyü masaya yatırdım. İçlerinden 2 şanslı talihliyle bugün keyif yapacağım =)) Ama havanın ve keyfimin önceliğini Annie Hall'a vereceğim. Midnight in Paris ile bir kez daha gözümüzü ve fikirlerimizi feth eden Woody Allen'a saygılarımla.. Afişler gelsin: (Yorumları da h.içinde ayaklarımı uzattığımda yazacağım...)  

Şanslı Bohem

Bu hafta sonu unuttuğum herşeye benden: İlgi. Bu bilekliğin temsil ettiği şeyleri kastederekten... :)

Vazgeçiyorum

Hiç ortası olmadı sevdiklerimin. Yeri hissetmeyi sevdiğimden hep yalın ayak yürüdüm. Sonra uyumsuz renklerinden çıkartmadım ayağımdan patikleri.  Tadına doyamadığımdan buzdolabının önünde oturdum son dilimine kadar yedim koca pastayı. Sonra sırf inadımdan ağzıma şeker koymadım günlerce.  1 günde gözlerim yorgunluktan yanaklarıma yuvarlanana kadar kitap okudum. Ve gün geldi yüzüne bakmadım sayfaların.  ... Ya çok sevdim insanları. Ya da sevmedim.  İnsan bir halden bir hale bir anda geçmiyor ama bir anda geçincede öteki hali tamamlamış oluyor. Sevgileride tamamlıyoruz. Bıktırtıyorlar. Belki. Kim bilir.  Vazgeçiyorum bende. Bir çok sevdiğimden vazgeçiyorum. Onları öylece orada bırakıyorum.  Başka türlü olmuyor.  - daha öncede birkaç kez demiştim olmadı. bu sefer kararlı değilim. yaptım. oldu.-  

Bir Bresson Klasiği

Henri Cartier Bresson  | Madrid, İspanya- 1933 

Bal Kabağı Modu

Hafta içleri düzene boyun eğen varlığımı, hafta sonları maksimum seviyede sosyalleştiriyorum. Her çalışanın uzaktan özlem duyduğu, kaçırdığı etkinlikler vardır. Oturduğumuz koltukta word, excel ve outlook arasında dünyadaki varlığımızı kanıtlarız. Dün ne yaptın? sorunun yanıtı "Gönderilmiş Öğeler" dedir. İşte bütün bu Modern Zamanlar'ın içinde Şarlo misali düzeni bozdum. İstanbul için Bienal zamanı. Bu kapsamda yere mümkün olduğu kadar yaklaşıp, en püfürük kıyafetleri geçirip, sanat aşığı birkaç arkadaşımla düştük yollara. Cuma akşam 19.00 da başlayan sanat, Pazar gece 23.00 de son buldu. (Devamı h.içinde diye sözleşerek) Bu nedenle saatler 00.00'ı gösterdiğinde ben "Bal Kabağı Modu"nda derin bir uykudaydım. İnanılmaz renkli rüyalardan uyandım ve haftaya boynum tutuk, ayaklarım zonk zonk bir vaziyette başladım. Resimler şahidim olsun: (Üstü kapalı tehdit: Resimleri gördüğüm yer ve kişilerin peşine düşmek hakkımdır! ) ...