Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Sahnede Tehlikeli İlişkiler

>>Haftasonu ani bir kararla İstanbul Şehir Tiyatrolarını aradım. Telefondaki adam: "Hemen gelin!" dedi. Evet aynen okudunuğuz gibi "Hemen gelin!" Oyun güzel mi? Siz bence hemen gelin! Peki... Ve gittim. Oyun güzel değildi, mükemmeldi. "Tehlikeli İlişkiler" hakkında ne söylemesem az kalır. Aynalardan oluşan dekoru, çok basit ama dahiceydi. Yansımalar bazen konunun en can alıcı noktalarını gösteriyordu. Aşkın ve esaretin, kibirin, bencilliğin ve en önemlisi elde etme duygusunun insanı nasıl tutsak ettiğini çarpıcı bir şekilde anlatıyordu oyun. Oyuncular ölüp ölüp dirildiler sahnede.. Kimi nefretten kimi kederden haykırdı. Yazan: Choderlos de Laclos muş.Oyuncular arasında  Şebnem Köstem,  Esra Ronabar,  Ece Özdikici,  Levent Üzümcü ve  Tomris İncer var. Choderlos de Laclos tarafından, 18. yüzyıl sonlarında yazılan “Tehlikeli İlişkiler”, dönemin Fransız aristokrasisine dair eleştiri sunuyor. Tutkulu bir aşk hikâyesi ekseninde ikiyüzlü cemiyeti...

+++Korkmayın

StumbleUpon'a giriş yaptım, bir o eksikti o da oldu. Şimdi herşeyim tam mı? Değil. Ama bahsedeceğim konu başka; kurcalarken keşfettim Eat, Pray, Love'n yazarının TED konuşmasını. Elizabeth Gilbert heyecanlı ve hızlı konuşan, peltek aksanlı bir yazarmış. Araştırmam gereken işlerimin arasında müzik dinleyeceğime onu dinlerim dedim. Ve taktım kulaklıklarımı. Konu korkulara gelince dikkat kesildim. Kendi korkularından bahsediyordu, başarısız olma korkusu, toplumun üstünde yarattığı etki, Tom Waits ve diğerleri... Aklımızı korkularla doldurmaya çalışanların tuzaklarına düşmeden ilerleyebilmenin zorlukları anlattı.-Cümlemi yeniden okumak zorunda kaldım, kendi içinde çengelleri var.- Hep dikkatimi çeker,"korkmayın" kelimesi başarılı insanların ağzından çıkıyor. Korkmuş, ezilmiş büzülmüş, yorulmuş ama bir şekilde başarıya ulaşmış insanlar haykırıyor "KORKMAYIN!" diye. Kalsaydın başarırdın, çabalasaydın sonunda olurdu ve inansaydın yapabilirdin. Bütün bu cümleler...

2010 Gitti Gidiyor, Bitti Bitiyor.

2010'u günler sonra sonsuza kadar geride bırakacağız. Her yeni yıl yeni bir heyecandır. Kırmızı hakimdir konuya. Sürüyle dileğim var, hepsini gökyüzüne doğru haykıracağım ve kimselere ne istediğimi çaktırmayacağım. 2010'da öğrendiğim kem göz diye birşey var. Kişisel açıdan 2010'da çok şey oldu hayatımda. "Yeni" kelimesini sıkça kullandım. Eskilerde oldu, eskiyenlerde. Bu yıl keşfettiklerim arasında şunlar var: Nerede yaşarsam yaşıyım güçlü olmak zorundayım. Komik olmak uğruna şaklabanlık edenlere tebessüm etmeliyim, yoksa kavga çıkabilir. Taklit aslını yaşatır. İnsanların hasetliklerinden kasılıp kaldığını gördüğümde normal birşeymiş gibi geçip gitmeliyim. Hepimiz ölümlüyüz, bunu idrak edip yaşamanın daha kaygısız olduğunu öğrendim. Birisinin kötü biri olduğunu düşündüğümde, malesef beni yanıltmadığını gördüm. Para kazanmak için kendini mahveden insanlar varmış, ama o parayı kazanmak uğruna başkalarını mahvedenler daha fazlaymış... Herkesin paşa gönlü ...

Ruhumuzu Öldürüyorlar

İşte bugün son gün. Ne demiş şair... diye bir cümle kurmak istedim ama bilemedim ne diyeceğimi. Hüzünlüyüm, ama geçer herhalde. Çok fazla nefessiz kalan insan oldu son günlerde, yani son nefeslerini verdiler. Ölüme karşı tuhaf bir tutum var içimde. Sonunu bile bile inadına yaşamak gibi. Bütün insanlık olarak göçüp gideceğiz. Bütün hüzünlerimizi, sevinçlerimizi, maddi manevi bütün yüklerimizden arınacağız. Hissetmeyeceğiz bir daha. Uyur gibi olucak tahminimce. Bir daha uyanmamak. Aklımızda keşkeler kalmayacak ama ardımızda keşkeler bırakacağız eminim. Kimisi genç yaşında gitti diyecek, kimisi ömrü bu kadarmış. Torunlarını gördü en azından diye sevinenler olacak, çok hastaydı huzur bulmuştur diyecekler belki. Sonucu basit aslında ölüm. Yaşamın sonu. Tünelin sonu var. Hemde çoğu insan sonunun ne zaman geleceğini bilmediği için karavana yaşıyor. Çarçur ediyor günlerini. Ben de o çoğunluktanım şimdilik. Üzülüyorum, yıpratıyorum kendimi. İnsan insanı üzüyor en çok, en acıklısı bu. Hem i...

"Bu adam hava yapmıyor."

Anlat bana Keith baba! Doğar doğmaz başlar savaş İyilerde vanayı açıp Kötülerde kas çalışmak Tamamen sana kalmış Adam içten. Seninle ve hayatla konuşmasını seviyorsun hemen. Diyorsun ki, ‘bu adam hava yapmıyor', ‘bana kendini allayıp pullayıp kakalamaya çalışmıyor'. Zaten artık kimsenin öyle tiplere tahammülü kalmadı. Benimle adam gibi gerçekleri konuşucaksan gel. Yoksa zamanımı alma, değil mi ama? İşte bu adam, sana yaşlı bedeninin gencecik kalbini açmış. Bin sayfalık hayatının iki yüzüncü sayfasındayım ve Keith, Keith oldu bile. Bundan sonrası, şu ana kadar çıkan özeti yaşamasından ibaret. Yani tezim şu: hayatın özeti, ilk iki yüz sayfamızda çıkıyor. Alarm alarm! Gözünüzde canlandırın. 1945'te doğmuş. Savaş yılları. Yoklukla büyüyor. Hep ‘savaştan önce' diye başlayan cümleler duyuyor evinde. (Koy cebe, ‘savaş kötü şey'i.) Tek çocuk. ‘Tek çocuksan, sürekli büyüklerin kendi aralarındaki konuşmalarını dinler durursun' diyor. Oynayacak kimse y...

Macbeth..

Kendini boşuna harcamış olur insan Dilediğime erer de sevinç duymazsa. Yıktığım hayat kendininki olsun daha iyi, Yıkmakla kazandığın şey kuşkulu bir mutluluksa. (III. ii. 6-9)

Hayallerim Yıkıldı, Yıkılmıştı, Yıkılmadı Mı?

Nasıl mı oluyor? Önce bir karar alıyorsunuz, uygulama sürecinde sancıyla kıvranıyorsunuz, birkaç günlük başarılı gidişatın ardından hayat pat diye sizin karşınıza bütün kararınızı alt üst edecek bir durum çıkartıyor. Sonra yine başa dönüyorsunuz. Çektiğiniz sancı ve sıkıntının üzerine, bozulan güzel gidişatın kırgınlığı ekleniyor. Üzülüyorsunuz. Ve ya kararınızın arkasında durup, durumdan faydalanıyorsunuz. İçtenliğinizden pişman olmayın. Hayata karşı içten bir tutum almak kimi burnu törpülülere dudak büktürebilir. Ama gülmeyi sevdiğiniz sürece onların bu durumlarıyla eğlenmek elinizde. Steve şu meşhur konuşmasında hayat kafanıza bir tuğla vurabilir diyordu. Onun tuğlalanmış hali ortada. Kimi zaman başarısız olduğunuzu düşünmek, kötü bir sonuç elde edeceğiniz anlamına gelmez. Ardından umulmadık, çok güzel birşey gerçekleşebilir. Hem de bu hayal olarak kalmayıp kendini gerçekleyebilir.
Dün Ali Poyrazoğlu: Fazla mütevazi olmayın, gerçek sanırlar.dedi. Doğrudur. Gerek yok. 

Sus.

Bütün insanlar ve hallerinden sıkıldım. İyilikleri ve neşelerinin yanında dengesizlikleri ömrünüzü yıpratan temel etmenlerden başlıcaları. Çoğunu yarı yolda bırakacağım. Susup konuşmayacağım.

İdolüm.

Resimler herşeyi çok güzel anlatıyor. Hüznü, gücü, sessizliği, özgürlüğü, farklılığı betimliyor. Çünkü hepsi  Zerrin Tekindor imzasını taşıyor.

Bir şey yapmalı hey!

Yeni birşeyler yapmalı. Değiştirmeli, yenilemeli, eskiyi tek seferde öldürmeli. Kış gelemedi bir türlü. Yeni yıl coşkusu diye bir şey yok içimizde. O yüzden zombi dolu sokaklar, hala üstünden ölü toprağını atamayan insanlar napacağını bilmez bir halde şaşkın şaşkın dolanıyorlar. Yeni, yarın eski olduğu sürece bu doyumsuzluk bitmez.

İşte ben böyle bir hal içindeyim

Blog yazmamın amacı gelecek torunlarıma matraklığımı kanıtlamaktı ama ne matrak olmaya ne de matrak olunca bunları yazmaya halim, zamanım, dermanım var. Zamanım olsa yorgun, olmasa meşgül oluyorum. Zaman bulunca dinleniyor, bulamayınca sinirleniyorum.

Takmıyorum.

İşte bir Salı günü. 4 saatlik uykuyla zar zor ayakta durmaya çalışıyorum. Çok uyuyunca da böyle oluyor. Artık takmıyorum.

Ölü Ozanlar Derneği

Kim ne derse desin, sözcükler ve düşünceler dünyayı değiştirebilir. Hayatın tüm iliğini çekmek, kemiği kıymaya benzer. Dikkat edilmesi gereken ve cesaretli olunması gereken zaman vardır ve mantıklı bir kişi hangisi olduğunu bilir. Millet, kendi sesinizi bulmak için çabalamalısınız. Çünkü ne kadar uzun beklerseniz, bulmanız o kadar zor olur. Thereau demiştir ki, "Çoğu insan hayatını büyük bir çaresizlik içerisinde geçirir." Siz böyle olmayın! Bırakın bunu! Bu bir savaş, muharebe, kalpleriniz ve ruhunuz yara alabilir. Sana gülmüyoruz, sana doğru gülüyoruz. Ağlamak değil gülmek için sebepler arayın "Carpe Diem!" (Latince) . Günü Yakala! , Anı Yaşa! Ormana gittim; çünkü bilinçli yaşamak istiyordum. Hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum. Yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak ve ölüm geldiğinde aslında hiç yaşamamış olduğumu farketmemek için. İçimdeki barbarca çığlığı dünyanın çatısından haykırıyorum. Hepimizin kabullenmeye ihtiyacı...

Karma

23 filminde olduğu gibi peşimi bırakmayan karmalar var. PAT! İşte ordaydılar. Önce sabah Nil Karaibrahimgil'in Hürriyet'de yazdığı yazıyı okurken, geçen gün tesadüfen izlediğim TED konuşmasından, tam da benim dikkatimi çeken yeri konu alması tuhafıma gitti. Eğer tesadüf yoksa milyonlarca videodan onu izlemem, o kısma özellikle odaklanmam neydi? Yıllar önce okuduğum Anne Frank'ın Hatıra Defteri geçen gün aklıma geldi. Okuyanlar tahmin edebilirler hislerimi. Şimdi de sıkıntıdan resim kitabımı karıştıyım dedim ve oradaydı. Anne Frank'ın kitabından alıntı yapmıştı. Mümkün müdür bilmiyorum. Çok kaderci değildim hiçbir zaman. Tesadüf diyip geçerdim. Ama bazen düşünmeden edemiyorum: Herşey bizim birşeyler öğrenmemiz için hazırlandıysa ve biz bazen sınıfta kalıyorsak. Aynı dersi yeniden alıp duruyorsak. Herşeyin bir nedeni vardır belkide. Bütün çektiğimiz acıların, sevinçlerin, bütün çektirdiğimiz eziyetlerin ve gösterdiğimiz gayretin. Bütün o tuhaf, yalan, yapmacık, samim...

Cüret Edin!

Bundan 3 ay kadar önce şekerlerden kule ve araba yapıyordum. Sallama çay poşetleri kulemin dengesini koruyordu. Pasaklı adındaki kaktüsümün saksının tersini temel almıştım kuleyi oluştururken. Tabii bu hal ve durum çevreden olumlu tepkiler almadı.  Çünkü birşeyler normal olarak kabul edilmeden önce çoğunluk tarafından anormal olmuştur.  Bugün Twitter'da Nil Karaibrahimgil'in gönderdiği linki inceleyince, benim gibi düşünmenin çok ötesinde olan birini görmek beni nasıll mutlu etti anlatamam. Adamın adı: Theo Jansen. "Sanatçı Theo Jansen, plastik tüpler ve limonata şişelerinden yaptığı şaşırtıcı derecede canlıya benzeyen hareketli modelleri tanıtıyor. Bu yaratıklar hareket etmek ve hatta tek başına hayatta kalmak için tasarlandı."  İşte bazen fikirlerinizi savunurken cüret etmeniz gerekebilir. Yine birisi tıkamış kulaklarını, açmış gözlerini, yoğunlaştırmış beynini ve yaratmış. Sonuç: Mükemmel! *http://www.strandbeest.com video'yu bu siteden izleyebilirsiniz....

Kendime Meydan Okuyorum

Tatil bitti. Tanıdığım bildiğim bulutların altından ayrılıp, İstanbul'un sisinin içindeyim yine. Ama bu sefer daha güçlü olduğumu söyleyebiliriz.Yanımda en sevdiğim şarkıları ve kitapları getirdim. Bazı insanlar başka hayatlar yaşamak istediğinden, farklı karakterleri merak ettiğinden oyuncu olur. O taraklarda bezim olmadığından bende okuyarak gerçekliğin dışına çıkıyorum. Ne keyiftir be! Tatilde şu matrak kitabımda 32. sayfaya geldim. Konu kendine meydan okumak. Bir türlü zaman ya da imkan bulamayıp ertelediğimiz ne varsa cımbızla ortaya çıkart diyor. Kolay olmadı biraz düşündüm. Sonucu üzücüydü. Varmış meğer, çokmuş meğer liste uzadıkça uzadı. Liste başında uçaktan paraşütle atlamak var. Belki ömrümde böyle bir imkan bulamayacağım ama en azından yamaç paraşütü için neler yapabileceğimi biliyorum. Bu yaz kesinlikle uçmalıyım. Bu listenin uzunluğu asabımı bozmaya başlayınca, 24 saatlik dilimi biraz zorladım. Hergün listede adım adım ilerliyorum. Hayatımda bu kadar eğlenmemişimdi...

Missing Garden

Yapan yapıyor. Güzel bir fikir üretiyor, sonra üstünde biraz daha düşünüyor. Uygulamayı da kıvırırsa sonucu işte böyle güzel oluyor. Karmaşadan uzak yalın ve etkili bir anlatım. Fotoğraflar: Dominik Smialowsk Çizim: Monika Prus 'Missing Garden'

Tuvalet Fırçası Tasarlayabilen Adam.

Bu ay Vogue dergisi alanlar ve kıyafetlerden fazlasına bakanlar Starck ile tanışmışlardır. Bizim üniversite zamanlarında onun tasarımı olan lokuum (ya da iki o'lusu.) laptoplara radyo reklamı fikri üretmiştik. Peki neydi bu bey amcamın fark yaratan özellikleri derseniz... Kendi deyimiyle o tuvalet fırçası da tasarlayabilen biri. Başkaları tasarlamayabilir, ama o tasarlıyor ve siz sadece onun tasarımı olduğundan o tuvalet fırçasına minicik bir servet ödeyebiliyorsunuz. Adamımız vizyonu genişlerden. Ancak vizyonunu sanal ortamlarda genişletmiyor. Hakkında yazılmış yazıları okumuyor, kendini Google'da aratmıyor, teknolojiden mümkün olduğu kadar uzak yaşıyor. Bizim adam bulduğu bütün biyoloji, fizik ve bilim kitaplarını okuyor. Son derece basit ama net fikirleri var: Sadece ayaklarınıza bakarak yürürseniz vizyonsuz olursunuz, bilgelik ve ileri görüş ileriye doğru bakabilmekten geçiyor(muş) Özellikle hayatın dar bakış açısına ya da başkalarının nasıl baktığına takılıp kalmı...

Kış Körü: Kahverengi

 Kafamı nereye çevirsem kahve tonları. Severim kahve keretayı, dolabımda nicesi var. Özellikle yerinde severim: Sonbaharın kahvesi, çikolatanın kahvesi, kahvenin kahvesi ve birkaç kahveli daha. Ama bu kış, modanın acımasız etkisi midir bilmem herkes kahve! Artık kimseyi gözüm seçemiyor. Kahve körü oldum, benim gibiler için: olduk. Oysa buz gibi havada yemyeşil bir palto ne güzel parlıyor. Üstünde sarı renk bir aksesuar taşıyan hemen dikkat çekiyor. Bkz. Markası Fendi(imiş) çanta ve tatlı sarı bir kolye. İyi ki diğer renkleri modanın sütlü kahvesinin üzerinde tutan birileri hala var. Bu sene herkes gider kahveye ben giderim tersine. Şaşılacak iş değil.

Çocukken Sevdiklerimiz Netti. Büyüdük Bulantılar Başladı.

Daha önce söylediğim gibi tuhaf bir kitabım var, içinde dünyalar barındıran. Hergün bir sayfa okumak yetiyor. Sizi en az 2 saat düşündürebiliyor. 26. sayfanın ödevi: Çocukken en sevdiğiniz oyun hangisiydi? Eğer gelecek ile ilgili kaygılar taşıyorsanız veya yaşadıklarınızın içinde boğuluyorsanız psikolojik açıdan değil ama komik yönünden çocukluğunuza bakmak yeterliymiş. Çünkü çocukken sevdiklerimiz nettir. Hayır! diyorsak hayırdır. Belki de en dürüst, en içten zamanlarımızdı. Oyunlarımız da öyle. Okulunu okumadan, başkalarından etkilenmeden, hiçbir baskı ve zorunluluk altında kalmadan oyunlar oynardık. Hangi oyunu daha çok sevdiğimizi bilirdik. Kitap, bu sevgimizin gelecek iş seçimlerimizde ne kadar önemli olduğunu vurguluyor. Unuttuğunuz kendinizi hatırlamanız için biçilmiş kaftan. Bazıları size bu zamanlarda; "Çocuk gibisin." diyebilir. Ama unuttuğumuz asıl konu, cidden çocuk gibi olsak hayatımız daha kolay olurdu. Ne olacaksın diye sordukları zaman, "Astronot olac...

Hayattaki Tek Pişmanlığım Bir Başkası Olmamak

Bu haftanın kitabı: Woody Allen'dan Eğrisi Doğrusu. Beyoğlu'ndaki Robinson Crusoe'u sevenlerin girişte solda dikkatini çekmiştir bu ince sade kitap. Woody Allen'ın isminin görkemine göre son derece sade bir kitap. Kitabı özenle kendime paket ettirdim ve bugün nihayet paketinden çıkarttım koydum başucuma. Arkasındaki yazıyı çok beğendim, bakalım sizde benim kadar beğenecek misiniz... Sinemacı, yazar, oyuncu ve komedyen kimlikleriyle çağımızın tartışmasız en iddalı figürlerinden Woody Allen'dan zeka dolu ve sivri dilli bir kitap: Eğirisi Doğrusu.  " Hayattaki tek pişmanlığım bir başkası olmamak " diyen Woody Allen; ince bir mizah ve keskin göndermelerle ördüğü kitabıyla gündelik hayatın monotonluğuna absürdün sınırlarında dolaşarak karşı çıkıyor. Eğirisi Doğrusu; giderek saçmalaşan ve saçmalığıyla bunaltan bir dünya da, absürdün serin sularında geziniyor. Tek satırlık espirilerden fazlasını arayanlara ilaç gibi gelecek Eğrisi Doğrusu, hem güldürüp...

Ey Güneşli Pazartesi

29 Ekim kutlamaları pek kutlanamadı. Olayların gölgesinde geçen törenlerle bir nevi korku Cumhuriyet'inde yaşamaya başladık. Kişisel açıdan bakarsak İzmir'den gelenlerle tam bir bohem tatil geçirdik. Gönlüne göre gezmek dedikleri budur! Kadıköy'e mi gitsek diye düşünüp Heybeliada'ya kaçan, deli gibi üşüyüp Diasa'dan gördüğü ilk yünlü çorapları alan ve tanımadığı bir dolu insanla rakı balık keyfi yapıp şarkılar söyleyen bizlerdik. Ada insanı da bize benzer. Hava koşullarına inat neşesini kaybetmeyen, tek derdi son vapuru kaçırmak olan ( pek de umursamasakta) insanlardır. Uzun ömürlü olurlar sebebini cümlelerimde bulabilirsiniz. Rakının dibini görüp koşarak diğer İzmirlilerin yanına kaçtık. İspanyolca şarkılarda salsa, Yunanca şarkılarda minicik yerde sirtaki çabaları... Sonunda Bambi'de ıslak hamburger, hımm ikişer tane. Hayatı kendine kahredenlere, çok bıdı bıdı ıdı ıdı edip, mız mızlananlara diyeceğim o ki; .... vazgeçtim sizlere birşey diyemiyorum! :) Di...

Hepimiz Biraz Tim Burton'z

Bu haftasonu Tim Burton vardı gittiğim kitapçıda. Karikatürler ve Tim Burton. Sade ama çarpıcı bir dışavurum.Farklı olanı sevenlerin sevdiği adam: Tim.

Fly me to the moon

Sevilmeyecek gibi değil. Reklamlara ilham veren sözler, müzik ve Frank Sinatra. Bu şarkı bu mevsime çok yakışıyor. Fly me to the moon Let me play among the stars Let me see what spring is like On a-Jupiter and Mars In other words, hold my hand In other words, baby, kiss me Fill my heart with song And let me sing for ever more You are all I long for All I worship and adore In other words, please be true In other words, I love you Fill my heart with song Let me sing for ever more You are all I long for All I worship and adore In other words, please be true In other words, in other words

Mevsimlik.

  Dayanmak zormuş meğer Sonu belli oyunlara Reddetmeye gücün yoksa eğer Oysaki özgürlüğü seçmek Başka vücütlar sevmek Bir şehri tam kalbinden Beyninden vurup gitmek Var aklımda bir yağmur Çok uzaklardan çağırıyor Gelirsen severim diyor Yağmur yağmur çok uzaklardan Çağırıyor gelirsen severim diyor Her maske birşey söyler Nefretler sevgiler Bırak artık sevmiyorsan eğer 

I'm not listening to you anymore!!!

Artık seni dinlemek istemiyorum hatta bir daha seni dinlemeyeceğim. Önüme bir resmini alıp karalayıp seni bu hale getirmem yakındır. Dikkatli ol. Hayatımdaki yerin çok yakın zamanda bu resime benzeyecek.

One Life, One Month, One Challenge

İşte adı sanı budur. Dizilerde yazdığı gibi; devam edecek...

Dayan.

Yoruluyoruz, merhametsizlilerden. Kaybediyoruz, üzerimize kurulan oyunları. Terk ediyoruz, hayallerimizi. Emanet ediyoruz, mutluluklarımızı. Unutuyoruz, sevdiklerimizi. Ve... ve'si yok. Bu kadar şey olduktan sonra ve'si olmasın.

Cumartesi Keyfi'dir...

Eğer içinde: güzel bir kahvaltı; kekikli peynir, taze ekmek ve tomurcuklu çay... köpüklü bir kahve; taze çekilmiş, kısık ateşte pişirilmiş yanında lokumu... günlük gazete; ekleri ve ekleri olmaması gerekenler.... Penguen.... varsa.

Rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet!

Bundan 20 yıl sonra, yaptıkların değil,yapamadıkların için üzüleceksin. dolayısıyla halatları çöz. güvenli limandan uzaklara yelken aç. rüzgarı yakala, araştır, düşle, keşfet. düşün, onları seyredecek birileri olmasaydı, kaç kişi mercedes otomobil alırdı. bilimde ve güzel sanatlarda en üstün başarılar, tek başlarına çalışan kişiler tarafından elde edilmiştir. hiçbir parkta bir kurul için dikilmiş bir anıt yoktur. yapabileceğin kadar söz ver. sonra söz verdiğinden daha fazlasını yap. oturarak başarıya ulaşan tek yaratık bir tavuktur. dertlerini gözyaşlarında boğmak isteyenlere dertlerin yüzme bildiğini söyle. dalın ucuna gitmekten korkma. meyve oradadır. büyük adam büyüklüğünü küçük adama davranışıyla gösterir. şans bukelamun gibidir. biraz zaman tanı, mutlaka değişecektir. "tarihte en etkili 100 kişi" adlı kitabı okudum.  onların hepsiyle ortak olduğumuz tek şeyin zaman olduğunu hayretle gördüm. günün sonunda kendini bir sokak köpeği kadar yorgun hisse...

Kırmızının Gri Gölgesi

"Havanın depresif renklerine değil, takvimin Cuma'yı gösteren kırmızı rengine bakıyorum ve bu beni mutlu ediyor." dedim ve yalan söyledim. *Umarım yazdığım başlık havanın insan psikolojisindeki etkisini açıklamaya etmiştir. Artık Cuma beni mutlu etmiyor, haftasonu yetmiyor. Mutlu ve neşeli halimi yaz aylarında bırakıp, hüzünlü ve depresif tavrımı takınmaya başlıyorum! 

Kartları Seviyorum.

Michael Mullan'ı tesadüfen keşfettim. Tasarımları neşeli ve dinamik. Son günlerin cafcaflı kelimesi zaten "dinamik" Bende cümle içinde kullandım rahatladım. Artık benim emektarlarla yoluma devam edebilirim.